11 Temmuz 2015 Cumartesi

                   Kimlik Politikası Üzerine Türkiye'deki Kimlik                                                  Sınıflandırılması

Fransız devrimi ile beraber, ulus-devlet modeli ortaya çıkmaya başladı. Ulus-devlet, meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan devlet şeklidir. Ortak bir dil, kültür ve  ortak değerleri paylaşması esastır. 19. yüzyıl Avrupasında sanayi devrimi, yazılı basının gelişimi ve öğretimin kurumsallaşması gibi etkenlere bağlı olarak ortak dil, kültür ve değerlerin yaygınlaşmasının önü açılmıştır. Bunlar da ulus devletin oluşumunu hızlandıran etmenlerdir. Bu günümüze kadar devam etmiş ve bugünkü kimlik problemlerini ortaya çıkarmıştır. Özellikle I. Dünya Savaşı öncesi, Amerikan Devlet Başkanı Wilson'un 14 maddelik "Wilson Prensipler" inde "her milletin kendi kaderini tayin etme hakkı vardır." (self-determinasyon) maddesi Avrupada ve Anadoluda bir çok etnik unsurun bu düşünceyi benimsemesine ön ayak olmuştur. Osmanlı Devletinin toplum yapısına baktığımız zaman çok kültürlülük esastı. Yani etnik unsur çok fazla olmasına rağmen "ümmetçilik" anlayışı Osmanlı Devleti'ni 600 yıl kadar ayakta tuttu. Ancak, modernleşme ve küreselleşme ile beraber farklı kültürlerin, etnisitelerin ortaya çıkması, ulus-devlet anlayaşının temelini hızlandırmış ve bununla beraber Osmanlı Devletin de ayaklanmalara neden olmuş, milliyetçiliğin etkisiyle beraber kimlik sorunu daha da artmıştır. Özellikle II. Dünya Savaşından sonra Yugoslavya'nın dağılması beraberinde bir çok ulus-devletin ortaya çıkmasına neden oldu. Bunun başlıca nedeni milliyetçilik ve kimlik politikasıdır.

       Günümüzde ise Türkiye'de halen devam etmekte olan kimlik problemi vatandaşların en önemli sorunlarından bir tanesidir. Özellikle 1980'ler ve 1990'lardan bu yana yaşadığımız dünyada oluşan siyasal, ekonomik ve kültürel olaylar kimlik temelli talepler ve çatışmalara neden olmuştur. 1990'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nin çökmesi ve dünyanın artık iki kutuplu yapının bitmesiyle ve 11 Eylül terör saldırılarıyla beraber kimlik temelli çatışmalar ve talepler giderek hız kazanmış ve çok yaygın hale gelmiştir. Türkiye'de bu sistem içinde hareket etti ve etkilendi. Bu dönemde, özellikle dinsel ve etnik temelde, aynı zaman cinsel, kültürel vb. yaşam alanları içinde oluşan kimlik altyapısı çatışma ve talepleri , ortaya çıkan farklılıkları yaşama gerçimesini amaçlayan tanıma sistemi içinde hareket etti. Kimlik olgusu, toplumsal bir gerçeklik içinde yaşanan alanlarda ciddi anlamda  hissedildi, kırılmalara ve dönüşümlere neden oldu. Özellikle İslam kimliğinin yükşelişi ve Kürt sorunu temelinde, kimlik çatışmaları ekseninde Türkiye'de son yıllarda "tanınma siyaseti" olarak vuku buldu. Demokratikleşme ve çok kültürlülük taleplerinden, etnik ve dinsel milliyetçiliğe, ideolojik kutuplaşmalardan parti kapatmalara vb. olaylar, son yıllarda kimlik talepleri ve tanınma siyaseti siyasal alanın hareket tarzını belirlemekte ve bu alan içinde yönetim, istikrarsızlık ve güvenilirlik sorunun temel faktörlerinden biri haline gelmektedir. Ayrıca ekonomik alanda bunlarda etkilenmektedir. Küreselleşen ekonomiyle beraber bugün baktığımızde ekonomiy ile kimlik sorununu aynı temel üzerinde düşünmek gerekir. Türkiye'de ekonominin yeniden- yapılandırma süreci, hem istikrarın sağlanması hem de işsizlik, yoksulluk ve açlık temelinde yaşanılan sosyal adalet sorununa yapısal çözüm bulmak için "sürdürebilir ekonomik kalkınmyı" kimlikten bağımsız olarak düşünmek pek mümkün değildir. Kültürel yaşam alanı içerisinde kimlik problemi merkezi bir sorun olarak karşımıza çıkmıştır. Baktığımızda sosyal yaşamın içerisinde olan kimlik olgusu devlet-toplum ilişkisinin düzelenmesinde ve sosyal sermayinin giderek artan rolü üzerinde önemli bir etki yaratmıştır. Küreselleşme ve modernizasyonla beraber Avrupa Birliği ilişkileri de 1990'lı yıllardan günümüze tam üyelik sürecinin başlamasında kimlik olgusu önemli bir etki yaratmıştır. Türkiye'de kimlik tartışmaları her gün yeni bir boyut kazanıyor. Avrupa Birliği süreci, Kuzey Irak’taki gelişmeler, Kürt sorununun tanındığının açıklanması, Ermeni soykırım iddiaları ve son olarak Pamuk ve Dink davaları, toplumun değişik kesimlerinde farklı tepkilere yol açtı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın (şuan ki Cumhurbaşkanı) “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı”nı Türkiye’nin üst kimliği olarak tanımlaması, tartışmaya yeni bir boyut kazandırdı. Soruna hangi açıdan bakarsak bakalım aynı kapıya çıkıyor, yani tartışmanın merkezinde farklı kimlik problemleri yatıyor. Belli bir grubun genel toplum içindeki yerini o grubun ayırt edici özelliklerini esas alarak tanımlamak kimlik siyaseti temelidir. Kadın, göçmen, Türk, Kürt, Ermeni, Alevi, Sunni vs. olarak yapılan bu tanımlamalar, grup dayanışmasını ve sosyal adalet taleplerini dile getiriyor. Geniş anlamıyla  "kimlik" grupların siyasi, sosyal ve kültürel yapısıdır. Bu üç dinamiği iyi tanımlamak  o kadar kolay değil. Örneğin, din ve kültürel farklılıkları olan gruplar aynı siyasal düşünce etrafında birleşebildiği gibi, benzer kültür değerlerine sahip farklı  siyasi alanlarda örgütlenebilir. Türkiye'deki Kürt, Alevi , Ermeni kimlikleri üzerinde yapılan tartışmalar, kimlik siyasetinin somut örneklerini oluşturuyor. Ancak kimlik siyaseti bazı temel problemleri de beraberinde getiriyor. Örneğin, grupların bir takım genel-geçer ve homojenize edici ön kabullerde bulunması. Türkiye'de Kürtler dediğimiz zaman hem kimlik siyaseti yapan Kürt kanaat önderleri , hemde Türk dahil olmak üzere bu konunun muhattabı olan diğer kesimler, Kürtlerin düşünceleri, talepleri, inançları, gelenekleri vs. hakkında bir takım genelleme yapar. Bunlar "Kürt meselesi" olayında Kürt kimliğinin belirleyici unsurları olarak görülür. Ancak sosyal gruplar tek bir tanıma indirgenemeyecek kadar dinamik ve çok yönlü yapılardır. Bugün, Kürt meselesinde temsil sorunu bunu ifade ediyor. Şırnak'ta bir öğretmeni mi, İstanbul'da Kürt kökenli bir imamı mı, İzmir de Kürt kökenli bir iş adamı mı, HDP'li bir belediye başkanı mı yoksa PKK'lı militanları mı kast ettiğimiz belli değil dolasıyla bu siyasi belirsizlik önemli bir veri olabilir ancak çözüme katkıda bulunmaz. Ya da kimlik siyasetin de özgürlük, adalet , doğruluk, barış, sorumluluk vb. gibi evrensel kavramlar önemli olduğu için değil, belli bir sosyal grubun süzgecinden geçerek tartışılması ve sahiplenilmesidir. Bu evrensel olgulara kimlik siyaseti üzerinden bakarsak, ortak iyinin inşasına katkı yapma şansımız olmaz. Örneğin, insan haklarına kendinden olduğu için değil de, kendi grup çıkarlarımıza fayda olduğu için benimsemeye başlarız. Bugün Türkiye'de sıkça gördüğümüz çifte standartın temel sebebi budur. Etnisite ve sosyal grupların üzerine dayalı yapılan kimlik siyaseti bugün sorunun temelini çözmüyor aksine daha derinleştiriyor. Örneğin, bugün Türkiye'de Kürtlere veya gayr-i müslimlere daha fazla özgürlük verilsin demek sorun çözmüyor daha da derinine inmemize sebep oluyor. Çünkü tek boyutlu ve indirgemeci her kimlik söylemi, başka milliyetçilik söylemlerine çıkartılmış bir davetiyenin başlıca nedeni oluyor. Türkiye, farklı dönemlerde uygulanan kimlik siyasetlerinin bedelini farklı şekillerde ödedi ve ödemeye devam ediyor. Bir tarafta yükselen milliyetçilikler, öte tarafta küreselleşmenin ulus-devlet yapısını çözücü etkileri, mevcut kimlik tanımlarının lokal olanla global olan arasında sıkışıp kalmasına neden oluyor. Türkiye’nin çok katmanlı kimlik ve kültür yapısı, bu iki kutbun dışında daha derinlikli ve kapsamlı bir kimlik tasavvuru geliştirmemizi zorunlu kılıyor.

       Sonuç olarak, Kimlik siyasetine dayalı her söylem, bu grup tanımlamaları arasındaki farkları gözardı etmemize ve gerçekliği yanlış algılamamıza yol açıyor. Bu gruplar arasında kurulmuş ve kökleşmiş çok derin ilişkiler var; kimlik siyaseti üzerinden hak talebinde bulunmak bu ilişkileri yok saymak anlamına geliyor. Adalet, barış ve özgürlük ilkeleri etrafında bütünleşmek, Türkiye’deki etnik grupların varlığını (ve yaşadıkları hususi sorunları) yok saymak anlamına gelmiyor. Tam tersine bu sorunlarla baş edebilmek ve çokluk-içinde-birlik ruhunu yakalayabilmek için, etnisite temelli kimlik siyasetlerini sorgulamak ve aşmak gerekiyor. Bu yüzden geçmiş uygulamalara bakarak Kürtlerin geç kalmış bir milliyetçilik yapma hakkına sahip olduğunu zımnen söylemek sorunu çözmüyor, derinleştiriyor. Aynı şekilde Türkiye’ye sahip çıkmak adına Türk, Çerkez, Arap, vs. milliyetçiliği yapmak da çözüme katkıda bulunmuyor. Bugün Türkiye'de liberal ve millyetçi hangi kimlik politikası uygulanırsa uygulansın bu çözümü zora sokmaktan başka bir işe yaramıyor gerçeğini değiştirmiyor. Bundan sonra Kürtlere demokratik haklar verelim, Güneydoğuya yatırım yapalım, "pozitif ayrımcılık" yapalım desek bile bütün bunlar kimlik politikası üzerinden yapılacaktır. Dolasıyla, karşı milliyetçilerin doğması neden olucak ve ulusalcılık gibi akımların doğmasına zemin hazırlayacaktır. Bugün milliyetçiliğe dayalı bir kimlik siyasetini bir başkasıyla ikame etmek ne Türkiye’nin ne de Ortadoğu’nun kaldırabileceği bir politikadır. Türkiye’nin ve bölgenin yeni bir Balkanlaşma sendromu yaşamaması için, etnisizm ve milliyetçilik ötesi açılımlara şiddetle ihtiyacı var.


Referanslar:
http://www.obarsiv.com/pdf/fuat_keyman_kimlik.pdf

http://arsiv.setav.org/public/HaberDetay.aspx?Dil=tr&hid=11312&q=kimlik-siyaseti-ve-pandora-nin-kutusu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

      Miligram Deneyi Hakkında Kısa Analiz   Milgram Deneyi İnsan psikolojisinin manipülasyona ne denli açık olduğu ve hangi konularda ...