Fransız
devrimi ile beraber, ulus-devlet modeli ortaya çıkmaya başladı. Ulus-devlet,
meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan
devlet şeklidir. Ortak bir dil, kültür ve
ortak değerleri paylaşması esastır. 19. yüzyıl Avrupasında sanayi
devrimi, yazılı basının gelişimi ve öğretimin kurumsallaşması gibi etkenlere
bağlı olarak ortak dil, kültür ve değerlerin yaygınlaşmasının önü açılmıştır.
Bunlar da ulus devletin oluşumunu hızlandıran etmenlerdir. Bu günümüze kadar
devam etmiş ve bugünkü kimlik problemlerini ortaya çıkarmıştır. Özellikle I.
Dünya Savaşı öncesi, Amerikan Devlet Başkanı Wilson'un 14 maddelik "Wilson
Prensipler" inde "her milletin kendi kaderini tayin etme hakkı
vardır." (self-determinasyon) maddesi Avrupada ve Anadoluda bir çok etnik
unsurun bu düşünceyi benimsemesine ön ayak olmuştur. Osmanlı Devletinin toplum
yapısına baktığımız zaman çok kültürlülük esastı. Yani etnik unsur çok fazla
olmasına rağmen "ümmetçilik" anlayışı Osmanlı Devleti'ni 600 yıl
kadar ayakta tuttu. Ancak, modernleşme ve küreselleşme ile beraber farklı
kültürlerin, etnisitelerin ortaya çıkması, ulus-devlet anlayaşının temelini
hızlandırmış ve bununla beraber Osmanlı Devletin de ayaklanmalara neden olmuş,
milliyetçiliğin etkisiyle beraber kimlik sorunu daha da artmıştır. Özellikle
II. Dünya Savaşından sonra Yugoslavya'nın dağılması beraberinde bir çok
ulus-devletin ortaya çıkmasına neden oldu. Bunun başlıca nedeni milliyetçilik
ve kimlik politikasıdır.
Günümüzde ise Türkiye'de halen devam
etmekte olan kimlik problemi vatandaşların en önemli sorunlarından bir
tanesidir. Özellikle 1980'ler ve 1990'lardan bu yana yaşadığımız dünyada oluşan
siyasal, ekonomik ve kültürel olaylar kimlik temelli talepler ve çatışmalara
neden olmuştur. 1990'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nin çökmesi ve dünyanın
artık iki kutuplu yapının bitmesiyle ve 11 Eylül terör saldırılarıyla beraber
kimlik temelli çatışmalar ve talepler giderek hız kazanmış ve çok yaygın hale
gelmiştir. Türkiye'de bu sistem içinde hareket etti ve etkilendi. Bu dönemde,
özellikle dinsel ve etnik temelde, aynı zaman cinsel, kültürel vb. yaşam
alanları içinde oluşan kimlik altyapısı çatışma ve talepleri , ortaya çıkan
farklılıkları yaşama gerçimesini amaçlayan tanıma sistemi içinde hareket etti.
Kimlik olgusu, toplumsal bir gerçeklik içinde yaşanan alanlarda ciddi
anlamda hissedildi, kırılmalara ve
dönüşümlere neden oldu. Özellikle İslam kimliğinin yükşelişi ve Kürt sorunu
temelinde, kimlik çatışmaları ekseninde Türkiye'de son yıllarda "tanınma
siyaseti" olarak vuku buldu. Demokratikleşme ve çok kültürlülük
taleplerinden, etnik ve dinsel milliyetçiliğe, ideolojik kutuplaşmalardan parti
kapatmalara vb. olaylar, son yıllarda kimlik talepleri ve tanınma siyaseti
siyasal alanın hareket tarzını belirlemekte ve bu alan içinde yönetim,
istikrarsızlık ve güvenilirlik sorunun temel faktörlerinden biri haline
gelmektedir. Ayrıca ekonomik alanda bunlarda etkilenmektedir. Küreselleşen
ekonomiyle beraber bugün baktığımızde ekonomiy ile kimlik sorununu aynı temel
üzerinde düşünmek gerekir. Türkiye'de ekonominin yeniden- yapılandırma süreci,
hem istikrarın sağlanması hem de işsizlik, yoksulluk ve açlık temelinde
yaşanılan sosyal adalet sorununa yapısal çözüm bulmak için "sürdürebilir
ekonomik kalkınmyı" kimlikten bağımsız olarak düşünmek pek mümkün
değildir. Kültürel yaşam alanı içerisinde kimlik problemi merkezi bir sorun
olarak karşımıza çıkmıştır. Baktığımızda sosyal yaşamın içerisinde olan kimlik
olgusu devlet-toplum ilişkisinin düzelenmesinde ve sosyal sermayinin giderek
artan rolü üzerinde önemli bir etki yaratmıştır. Küreselleşme ve
modernizasyonla beraber Avrupa Birliği ilişkileri de 1990'lı yıllardan günümüze
tam üyelik sürecinin başlamasında kimlik olgusu önemli bir etki yaratmıştır.
Türkiye'de kimlik tartışmaları her gün yeni bir boyut kazanıyor. Avrupa Birliği
süreci, Kuzey Irak’taki gelişmeler, Kürt sorununun tanındığının açıklanması,
Ermeni soykırım iddiaları ve son olarak Pamuk ve Dink davaları, toplumun
değişik kesimlerinde farklı tepkilere yol açtı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın
(şuan ki Cumhurbaşkanı) “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı”nı Türkiye’nin üst
kimliği olarak tanımlaması, tartışmaya yeni bir boyut kazandırdı. Soruna hangi
açıdan bakarsak bakalım aynı kapıya çıkıyor, yani tartışmanın merkezinde farklı
kimlik problemleri yatıyor. Belli bir grubun genel toplum içindeki yerini o
grubun ayırt edici özelliklerini esas alarak tanımlamak kimlik siyaseti
temelidir. Kadın, göçmen, Türk, Kürt, Ermeni, Alevi, Sunni vs. olarak yapılan
bu tanımlamalar, grup dayanışmasını ve sosyal adalet taleplerini dile
getiriyor. Geniş anlamıyla
"kimlik" grupların siyasi, sosyal ve kültürel yapısıdır. Bu üç
dinamiği iyi tanımlamak o kadar kolay
değil. Örneğin, din ve kültürel farklılıkları olan gruplar aynı siyasal düşünce
etrafında birleşebildiği gibi, benzer kültür değerlerine sahip farklı siyasi alanlarda örgütlenebilir. Türkiye'deki
Kürt, Alevi , Ermeni kimlikleri üzerinde yapılan tartışmalar, kimlik
siyasetinin somut örneklerini oluşturuyor. Ancak kimlik siyaseti bazı temel
problemleri de beraberinde getiriyor. Örneğin, grupların bir takım genel-geçer
ve homojenize edici ön kabullerde bulunması. Türkiye'de Kürtler dediğimiz zaman
hem kimlik siyaseti yapan Kürt kanaat önderleri , hemde Türk dahil olmak üzere
bu konunun muhattabı olan diğer kesimler, Kürtlerin düşünceleri, talepleri,
inançları, gelenekleri vs. hakkında bir takım genelleme yapar. Bunlar
"Kürt meselesi" olayında Kürt kimliğinin belirleyici unsurları olarak
görülür. Ancak sosyal gruplar tek bir tanıma indirgenemeyecek kadar dinamik ve
çok yönlü yapılardır. Bugün, Kürt meselesinde temsil sorunu bunu ifade ediyor.
Şırnak'ta bir öğretmeni mi, İstanbul'da Kürt kökenli bir imamı mı, İzmir de
Kürt kökenli bir iş adamı mı, HDP'li bir belediye başkanı mı yoksa PKK'lı militanları
mı kast ettiğimiz belli değil dolasıyla bu siyasi belirsizlik önemli bir veri
olabilir ancak çözüme katkıda bulunmaz. Ya da kimlik siyasetin de özgürlük,
adalet , doğruluk, barış, sorumluluk vb. gibi evrensel kavramlar önemli olduğu
için değil, belli bir sosyal grubun süzgecinden geçerek tartışılması ve
sahiplenilmesidir. Bu evrensel olgulara kimlik siyaseti üzerinden bakarsak,
ortak iyinin inşasına katkı yapma şansımız olmaz. Örneğin, insan haklarına
kendinden olduğu için değil de, kendi grup çıkarlarımıza fayda olduğu için
benimsemeye başlarız. Bugün Türkiye'de sıkça gördüğümüz çifte standartın temel
sebebi budur. Etnisite ve sosyal grupların üzerine dayalı yapılan kimlik
siyaseti bugün sorunun temelini çözmüyor aksine daha derinleştiriyor. Örneğin,
bugün Türkiye'de Kürtlere veya gayr-i müslimlere daha fazla özgürlük verilsin
demek sorun çözmüyor daha da derinine inmemize sebep oluyor. Çünkü tek boyutlu
ve indirgemeci her kimlik söylemi, başka milliyetçilik söylemlerine çıkartılmış
bir davetiyenin başlıca nedeni oluyor. Türkiye, farklı dönemlerde uygulanan
kimlik siyasetlerinin bedelini farklı şekillerde ödedi ve ödemeye devam ediyor.
Bir tarafta yükselen milliyetçilikler, öte tarafta küreselleşmenin ulus-devlet
yapısını çözücü etkileri, mevcut kimlik tanımlarının lokal olanla global olan
arasında sıkışıp kalmasına neden oluyor. Türkiye’nin çok katmanlı kimlik ve
kültür yapısı, bu iki kutbun dışında daha derinlikli ve kapsamlı bir kimlik
tasavvuru geliştirmemizi zorunlu kılıyor.
Sonuç olarak, Kimlik siyasetine dayalı
her söylem, bu grup tanımlamaları arasındaki farkları gözardı etmemize ve
gerçekliği yanlış algılamamıza yol açıyor. Bu gruplar arasında kurulmuş ve
kökleşmiş çok derin ilişkiler var; kimlik siyaseti üzerinden hak talebinde
bulunmak bu ilişkileri yok saymak anlamına geliyor. Adalet, barış ve özgürlük
ilkeleri etrafında bütünleşmek, Türkiye’deki etnik grupların varlığını (ve
yaşadıkları hususi sorunları) yok saymak anlamına gelmiyor. Tam tersine bu
sorunlarla baş edebilmek ve çokluk-içinde-birlik ruhunu yakalayabilmek için,
etnisite temelli kimlik siyasetlerini sorgulamak ve aşmak gerekiyor. Bu yüzden
geçmiş uygulamalara bakarak Kürtlerin geç kalmış bir milliyetçilik yapma
hakkına sahip olduğunu zımnen söylemek sorunu çözmüyor, derinleştiriyor. Aynı
şekilde Türkiye’ye sahip çıkmak adına Türk, Çerkez, Arap, vs. milliyetçiliği
yapmak da çözüme katkıda bulunmuyor. Bugün Türkiye'de liberal ve millyetçi
hangi kimlik politikası uygulanırsa uygulansın bu çözümü zora sokmaktan başka
bir işe yaramıyor gerçeğini değiştirmiyor. Bundan sonra Kürtlere demokratik
haklar verelim, Güneydoğuya yatırım yapalım, "pozitif ayrımcılık"
yapalım desek bile bütün bunlar kimlik politikası üzerinden yapılacaktır.
Dolasıyla, karşı milliyetçilerin doğması neden olucak ve ulusalcılık gibi
akımların doğmasına zemin hazırlayacaktır. Bugün milliyetçiliğe dayalı bir
kimlik siyasetini bir başkasıyla ikame etmek ne Türkiye’nin ne de Ortadoğu’nun
kaldırabileceği bir politikadır. Türkiye’nin ve bölgenin yeni bir Balkanlaşma
sendromu yaşamaması için, etnisizm ve milliyetçilik ötesi açılımlara şiddetle
ihtiyacı var.
Referanslar:
http://www.obarsiv.com/pdf/fuat_keyman_kimlik.pdf
http://arsiv.setav.org/public/HaberDetay.aspx?Dil=tr&hid=11312&q=kimlik-siyaseti-ve-pandora-nin-kutusu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder